barcelona
sicilya
kopenhag
budapeşte
rodos
londra
halep-antakya-gaziantep
milano ve torino
roma
münih
paris
portekiz
Portekiz: Renk ve ışık

LİZBON

Tatile gitmek isteyen insanların azının aklına Portekiz gelir. Portekiz'de de sadece Lizbon'u biliriz, biraz da Porto'yu.

Amerika'yı keşfe giden kalyonların Lizbon Limanı'ndan demir aldığını duymuşuzdur. Benim ise Lizbon'u merak etme nedenim çok farklıydı. Takı ve mücevhere takıntılı derecede meraklı bir insan olarak, Lalique kristallerine ait en geniş koleksiyonun Lizbon'daki Gulbenkian Müzesi'nde olduğunu biliyordum. Er-geç Gulbenkian'a gitmeli ve çocuk arsızlığıyla her parçanın fotoğrafını çekmeliydim. Hayalime ulaşmada en büyük avantaj kuşkusuz 2011 yılının 9 günlük bayram tatiliydi, ki müzeyi gezmeye de, Portekiz'i dolaşmaya da haydi haydi yeterdi.

Lizbon'a iner inmez, havaalanından bir shuttle otobüse atladım ve 3,5 Euro'ya şehre indim. Lizbon havaalanı şehrin içinde ve merkeze ulaşım imkanları çok çeşitli. Gulbenkian Müzesi de şehrin içinde Santa Gertrudes parkında bulunuyor. Planı itibariyle Sabancı Müzesi'ne benzer bir müze, tabii belki 30 sene daha eski. Eşsiz güzellikle ve değerde parçalardan ulaşan Lalique koleksiyonu için Rene Lalique'e ve onu himaye eden İstanbul göçmeni aileye müteşekkiriz. Onun haricinde emsalsiz Fransız Devrimi öncesi mobilyalar, tablolar, Yunan-Roma, İslam, Çin, Japon koleksiyonları, çiniler, elyazmaları sergilenmekte.

Yazımızın başında ne demiştik? Amerika'ya giden gemiler buradan kalkıyor demiştik. Evet, neredeyse her tarafı suyla çevrili Lizbon şehri, 16. yüzyılda denizci Vasco de Gama'nın Amerika seferlerine sponsor olmakla tarihindeki en akıllı kararlardan birini veriyor. Gemiler, yeni kıtayı keşfetmek üzere Belem Kulesi'nden uğurlanıyor, yıllar sürecek zorlu yolculuktan sonra Portekiz'e altın çağını yaşatacak olan ganimetle dönüyorlar. O sıralar Belem Kulesi, İstanbul'daki Kız Kulesi gibi denizin ortasındadır.

Lizbon, daha çok altın ve gümüş getirecek, daha kalabalık seferleri düzenleyebilmek üzere seferber olur. Şehirde halat, fıçı imalathaneleri kurulur, gemicilik okulları açılır. Ülkeyi dünyanın en zenginleri arasına çıkaran bu devir 150 yıl kadar sürer. Taa ki Lizbon'un ve civar şehirlerin en karanlık kabuslarında bile göremeyecekleri bir deprem, 1 Kasım 1755'te bir Pazar ayininde tüm şehri yerle bir edene dek. Deprem 3,5 dakika sürmüştür. Öyle şiddetlidir ki, Belem Kulesi zeminiyle birlikte yüzlerce metre kayarak sahile bitişir. Tsunami limanı ve gemileri yokeder; bir hafta süren yangınlarda şehrin %85'i kül olur. Nüfusun üçte biri ölür. Avrupa'nın en güzel, en zengin şehirlerinden biri, tüm sarayları, kütüphaneleri, sanat koleksiyonlarıyla birlikte yok olmuştur. Kralın desteği ile Başbakan Marques de Pombal, şehrin yeniden ve deprem korumalı imarı için planlar çizdirir. Yeni Lizbon, geniş caddeleri, alçak / yayvan binalarıyla, depreme çok daha hazırlıklı olacaktır. Depremin gerçekleşme şekli, süresi, zarar gören bölgelerle ilgili eksiksiz kayıtlar tutulur. O yıllarda Richter ölçeği henüz hesaplanmamıştır. Bugünkü bilgilerimizle Lizbon depreminin şiddetinin 8.5-9 arasında olduğunu tahmin ediyoruz. Lizbon depremi, şehir ve civar halkın hayatını dramatik bir şekilde değiştirmenin yanında Avrupa tarihini de kökten etkiler. Ekonomisi zararların telafisine yönelen Portekiz, dünya ticaret sahnesinden çekilir.

Lizbon halkı depremi unutmamak için yıkılan bir binayı imar dışında bırakmış. Bugün halen Baixa'da asansörle yukarı çıktığınızda depremin yıktığı bu katedrali görebiliyorsunuz. Halk, yakın gelecekte gerçekleşeceğine maalesef kesin gözüyle bakılan bir sonraki depreme eskisinden daha hazırlıklı... Sevimli bir tatil yazısında deprem konusunu bu kadar uzatmamın sebebi, İstanbul'u da benzer bir kaderin bekliyor olması. Üstelik artık binalarımız 15 katlı ve kimya tesislerimiz var.

Belem Kulesi'ne tramway ile ulaşılabilir, Belem durağında inilip Kaşifler Anıtı da görülür, dilenirse Jerosimos Manastırı gezilir. Belem Kulesi duraktan 300 mt. sonra, tahta köprücük ile karaya bağlanıyor. Yine Belem'de Saray Arabaları Müzesi bulunuyor.

Şehir Tagus nehri üzerine kurulu. Tabii tekne gezisi de yapılıyor. Teknelerin bir istasyonu Belem. Çift katlı otobüsler de Belem'den kalkıyor.

Le Pastice de Belem şehrin en eski pastanesi. Pastis adı verilen minik turtalardan yapıyor. Dükkan önünde sıra var ama aldanmayın. İçeri girip büyük salonlara ulaşın. Çok ucuza her türlü tatlıyı kemirin.

Her teknotik bölgede bekleneceği üzere, Lizbon da tepeli, yokuşlu bir şehir. Eskiden halk deniz kıyısında yaşar, zenginler yamaçları tercih edermiş. Leb-i derya yamaca rahatlıkla ulaşabilmek için 100 sene kadar önce elektrikli çok şık bir asansör inşa etmişler. Büyük kabinleri olan bu asansör bugün halen işliyor. 5 Euro'ya bilet alabilir, seyir terasında fotoğraf çekebilirsiniz.

Yamaçlara asansörle çıkılıyor, sahil aşağıda kalıyor tabii. Bu nedenle sahil kesimine Baixa (aşağıda) adı verilmiş. Şehrin en renkli bölgesi burası, İstanbul'da Tünel, Paris'te Montparnasse'a benziyor dersem gözünüzde canlanır sanıyorum. Restaurantlar, dükkanlar, sanat atölyeleri vs.

Baixa'dan manzaraya baktığınızda solunuzdaki tepenin üzerinde Saint George Kalesi bulunuyor. Bu kale, yerinde eskiden burada bulunan Mağribi kalesinin üzerine inşa edilmiş (Portekiz'in güney bölgesi 1000'li yıllarakadar Mağripliler'in elinde, sonra Hıristiyan hakimiyetine geçiyor) Saint George tepede nefis bir kale, hem şehir manzaralı, hem deniz. İçinde ağaçlar, tavus kuşları, efendime söyleyeyim yerel halk Ortaçağ kostümleri giymiş dolaşıyor. Müzikler çalınıyor. Kimisi demirci standı kurmuş, eski zırhları tanıtıyor. Kimisi ok-yay getirmiş, atış yaptırıyor, kimisi eski çömlekleri sergiliyor. Avcılık standında baykuş ve şahin bile var! Bir ara Bodrum Kalesi'nde buna benzer bir eğlence düzenleniyordu, hala var mı bilmiyorum.

Kaleden gece 9'da çıktık, açız. Hemen ana girişin olduğu sokatta, inerken sağda bir restorancık buluyoruz. O Conquistador. Hayatımızın en bol yemeğini yiyoruz. İki kişi için denen deniz mahsüllü pilav resmen bir tencere. İçinde, saydım, 10 tane jumbo karides var! Garson, porsiyonların bol olduğunu ve fazla sipariş ettiğimizi söyleyerek siparişimizi düzeltiyor. Dört kişiyiz; iki şişe Porto, kahveler, balık çorbası, bir koca tencere pilav, salata, salam tabağı ve bir porsiyon bifteğe sadece 130 euro veriyoruz. Pahalı bir restoranda hesabın iki katını verirdik. İstanbul için hesaplayalım: İki şişe Porto, en az 80 TL'den 160 TL, 10 tane jumbo karidesli altı kişilk pilav en az 90 TL, kahveler 16, çorba 10, salata 10, salamlar 15 ve biftek 25 desek, ki bu ortalama bir hesap, ne eder? 325 TL. İşte düşünülecek bir konuya daha geldik! Portekiz'in GSMH'sı kaç Euro, Türkiye'nin kaç Euro? İstanbul pahalı kardeşim. Bizim uyanık kafe sahipleri ne yapıyorlar: 'Aaa Roma'da esspresso 3 Euro, öyleyse 7 TL yapalım. Et 20 Euro, bizimki de et, 30 TL fiyat koyalım.' Bu şekilde fiyat hesaplanmaz. Restoran işletmecilerinin külahlarını ellerine alıp düşünmelerini rica ederim. İstanbul Türkiye'dedir ve fiyatları Türkiye'nin gelirine göre hesaplanmalıdır. Ayrıca Portekiz'de markette 4 Euro'ya şarap var. Neredeyse su fiyatına. Şaraba %150 vergi koymanın manasını anlamıyorum. En azından az alkollü içkilerin vergisi düşürülmeli ki insanlar dışarıda yemek yerken bütçeleri sarsılmadan düzgün bir şişe şarap içebilsinler.

Portekiz'de Avrupa'nın en büyük okyanus müzesi (ocenarium) de bulunuyor. Devasa büyüklükte havuzlarda dünyanın her ikliminden deniz canlısını seyredebiliyorsunuz. Çocuklar için son derece faydalı, çevre koruma programlarına dair açıklamalar, doğa sevgisi aşılamak üzere düşünülmüş geçici sergiler, renkli oyuncaklar vs. var. Örnek alınacak bir müze. Akvaryum demek, kocaman bir havuza balık sürüsü atmak değil.

Bu civardaysanız Çini Müzesi'ni de gezebilirsiniz. Portekiz çinisi mavidir. Eski güzel evleri hepsinin cephesi çini kaplı. Aynı şekilde kiliselerin tüm duvarları da çini duvar resimleriyle bezeli.

Ayrıca sayısız plaj, alışveriş merkezi. Fado = Arabesk. Turistler için daha ekonomik seyahat imkanı, ücretsiz girişler sağlayan Lisboa Card alınabilir. Kartı Akbil misali otobüs, tramway ve metroda kullanmak da mümkün.

SETUBAL

Lizbon'a 50 km uzakta, Sado nehrinin ağzında kurulmuş olan Setubal şehri, büyük bir balıkçı şehri olmasının yanında Avrupa'daki tek yerleşik yunus topluluğuna evsahipliği yapan bölge. Şehrin içinde büyük güzel bir plaj, muhteşem büyüklükte Arrabida Milli Parkı ve bir yamacın üzerinde kurulu eşsiz kale-otel Pousada Sao Filipe de Setubal.

Otelinizden yunus turları ile bilgi isteyiniz. Farklı süre ve rotalarda tekne turları var, 35-50 Euro'ya yunusların yaşadığı bölgeye gidebilir, şanslıysanız yunus ailelerini, hatta yavruları görebilirsiniz. Setubal'de yerleşik bulunan yunusların hepsi koruma altında ve yüzgeçlerinden ayırt edilebiliyorlar. Tekneler size mümkün olduğu kadar fotoğraf çekme imkanı verebilmek üzere sessiz seyahat ediyor, rotada düzeltmeler yaparak yunusçukları yakından görmenizi sağlıyorlar. Hayvanlar alışmış olsa gerek, teknenin hemen yanından bile yüzüyorlardı. Doğaseverseniz, hele çocuklarla seyahat ediyorsanız kesinlikle yunus seyir turuna katılmalısınız.

Bu eşsiz gezinin ardından birşey yiyebileceğiniz, çok hesaplı bir balıkçı tavsiye edebiliriz. Teknenin demirlediği limanın hemen yanındaki balıkçıların biri, De Miguel. Nefis balık, nefis meze, hızlı servis ve çok hesaplı.

Kilise gezmeyi sevenler için Setubal'de seçenekler bol. Ayrıca bir peynir müzesi de var. Portekiz'in Algarve adlı bu bölgesinde festivaller de düzenleniyor. Algarve'deki şehirler Ekim ayına kadar sergiler, yarışma, konser ve dans gösterilerle renkleniyor. Mesela her yıl farklı temaya sahip kumdan heykeller sergisi, balıkçı festivali, köy festivali var. Neredeyse her gün farklı festivale katılabilirsiniz.

Setubal civarında Azeitao'da tadım da yapabileceğiniz şarap bağları varmış. Ülkenin en eski ve önemli şarap mahzenlerinin de Azeitao'da olduğu söyleniyor.

Portekiz'in şanlı denizci geçmişinden kalan, çok az sayıda kaleden biri Setubal'de bulunuyor. Pousada de Sao Filipe, tepenin üzerine 16. yüzyılda inşa edilmiş bir kale imiş. Şu anda otel olarak kullanılıyor. Aracınızı toprak alana park edip, kocaman parke taşlarla döşenmiş bir tünelden geçiyorsunuz. İki yanınızda kapalı duran ahır kapıları ve tamamen mavi çini döşeli minicik bir kilise var.

Fiyatları biraz tuzlu olsa da, manzarası, 500 yıllık bir kale olması, nefis minik odaları, bir metre kalınlığında duvarları ve lezzetli yemekleriyle kaçırılmaması gereken bir yer. Çok yardımsever resepsiyon görevlilerini unutmamak gerek.

ABUFEIRA

Portekiz'in güneyinde bir balıkçı şehri. Gündüz şehir dışındaki tatil köylerinde kalan turistler, gece Bodrum'dan veya Marmaris'ten bir farkı olmayan Abufeira ‘da vakit geçirebilir, hatta tabiri caizse alemlere akabilirler. Kafeler, barlar, dükkanlar, hediyelik eşya satıcıları. Burada görülecek ilginç bir şey yok.

Okyanus çok soğuk, gerçekten soğuk. Yüzmek neredeyse imkansız. Plajlar harika, upuzun , kumu altın rengi, bazı yerlerde pembeye çalan plajların hemen arkasında falezler var. Falezler de rengarenk, çizgi çizgi, üzerinde tek tombik çam ağaçları, kalabalık martı aileleriyle resimlikler. Fakat buz gibi okyanus suyunda yüzmek için balık olmak lazım. Güneşlenmek için ise ideal. Güneş çok yakıyor, üstelik denizden sürekli soğuk rüzgar estiği için farkedilmiyor. Bu canavar gündüz güneşini çekilir hale getiren soğuk rüzgar, akşamları havayı kış gibi soğutuyor. Hele tekneyle denize çıkmaya kalkarsanız, soğuktan titreyeceğiniz garanti. Size tavsiyemiz Portekiz'e gidiyorsanız, hangi mevsim olursa olsun yanınıza bir polar, en azından kalınca bir rüzgarlık almanız.

Lizbon ve güneyi, özellikle Algarve bölgesi golfseverler için ideal. Çok sayıda golf sahası var. Şahsen bu konuda da fikrimi belirtmeden geçemeyeceğim...Portekiz son derece bitki örtüsüyle korunması gereken bir bölge, aynı Türkiye'de olduğu gibi. Bir golf sahası için yüzlerce ağacın kesilmesi gerekiyor. Tatil köylerinin yapımı için de aynı. Üstelik tatil köyleri ve golf resortlarda insanları rahatsız etmesin diye haşarat da öldürülüp son derece suni bir tabiat görüntüsü yaratılıyor. Dönümlerce alan bitkisiz, hayvansız, ağaçsız... Golf oynanmasına karşı değilim fakat sahalar doğal bitki örtüsü çayır olan alanlara yapılmalı, bkz İngiltere ve İskoçya.

TAVIRA

Abuferia'nın yaklaşık 60 km doğusunda harika bir köy. Burası minik meydanı, içinde piyano da çalınan kafesi, hışır hışır ağaçlar, burçlarında renkli bahçeleriyle ışıl ışıl bir köy. Kilisenin yanında nefis mimari ile hiç uyuşmayan su deposuna benzer bir bina var. Bunun ne olduğunu ilk başta anlayamadık, etrafından dolaşıp girişindeki 'Camera Obscura' tabelasını görünce çok sevindik. Yurtdışındaki bloglarda kaçırmamamız gerektiğini okumuştuk. Hemen bilet alıp karanlık odadaki yuvarlak masanın etrafına dizildik. Rehber İngiliz amca, bir asır önce kurulmuş orijinal mercekli kamerada tüm şehri tanıttı. İğne deliği kameranın netliğine şaşıracaksınız. Başka bir şehirde rastlarsanız da mutlaka görün, çok eğlenceli.

Aydınlık ara sokaklarından aşağıya indiğinizde geniş bir nehre ulaşıyorsunuz. Nehir boyunca uzanan rengarenk evler çok hoş , sık sık taşan suyun sıvalarını sıyırması yüzünden bazıları kırpık görünse de... Nehirde köprücükler, etrafında bol ağaç ve kafeler. Nehrin ilerisinde tuz gölleri, teknelerle gidilen bir plaj-ada, balık restoranları, yerel dükkanlar, şarap dükkanları. Hesaplı yemekler, lezzetli buz gibi Sangria, Porto şarabı. Tavira gerçekten renkli bir yer. Bu civarlardaysanız mutlaka uğrayın.

EVORA

UNESCO tarafından 1986'da Dünya Mirası seçilen Evora, Lizbon'a 80 km mesafede. Portekiz Hanedanları'nın ikinci evi sayılmış. Upuzun Roma su kemeri, Venüs tapınağı, Cadaval Kalesi, rengarenk evler, meydancıklar, minik dükkan ve pastaneler, çok sayıda kilise, manastır-kale oteller ...



Cadaval Kalesi 14. yüzyılda Mağribi kalıntıları üzerinde inşa edilmiş. Afrika, gotik ve Portekiz mimarisini birarada bulunduran, minik ve aydınlık odalarıyla hem ev hem kale. İçindeki Saint John Evangelist Kilisesi, tabii ki tüm duvarlarını kaplayan mavi çinileriyle Portekiz'deki en güzel kiliselerden biri. Evora meydanında Venüs tapınağı, kilise ve kale yanyana bulunuyor. Hepsini birden gezip, bir yorgunluk Porto'su içebilirsiniz. Mr. Pickwick Restaurant hem hesaplı hem lezzetli.

Evora'ya yaklaşık 15 km ötede Neolitik Çağ'dan kalma bir taş tapınak var. Stonehenge'den 2000 yıl eski olduğu söylenen bu taşlar Almendres köyünde yer alıyor.

Ve tabii her bölgede uçsuz bucaksız zeytinlikler, bağlar, ormanlar, son derece dost canlısı ve konuşkan Portekiz halkı, sessizlik, ucuz şarap, leziz balık, kornasız trafik, yaya geçidinde yayaya yol veren arabalar, güzel-eski binalar... Daha ne olsun.