|
|
 |
 |
İtalya'nın moda ve finans başkenti Milano
Tarihi bir alışveriş merkezi. Çok pahalı, özellikle giyim-kuşamda, yarı-yarıya indirim olmasına rağmen fiyatlar çok yüksek. İtalyanlar giyimine meraklı olduğu için markasız ürünleri tercih etmiyorlar. Sıradan düzgün bir erkek ayakkabısı için 200, ceket için 400 Euro vermek, Milanolular'ın kaderi haline gelmiş. Daha ucuza alışveriş etmenin tek bir yöntemi var gibi görünüyor, o da civar şehirlerdeki outlet merkezlerine gitmek.
Milano'nun tüm ekonomik çarkı bankacılık, alışveriş ve yiyecek üzerine dönüyor. Alışveriş merkezi, dükkan ve caddelerle oturacak bank bile olmaması belki bu yüzden. Yorulduysanız tek çözüm adımbaşı rastladığınız cafelerden birine çökmek.
Şehir meydanı önemli tüm yapıların bulunduğu yerlerden biri. İlki Duomo. Aslında bir yapı biçimine verilen ad. Şehrin en büyük kilisesini ifade ediyor. Dolayısıyla İtalya'da her şehrin bir Duomo'su var. Milano'daki Duomo, büyüklüğü, dramatik heykelleri, sonsuz gibi duran koridorları, devasa büyüklükte tabloları ve yüzlerce metrekareyi kaplayan rengarenk zemin mermerleriyle tam bir mimari şaheser. İnşası için nasıl bir insan gücü, para ve mimari bilgisi kullanıldığına akıl ermiyor. Üzerinden milyonlarca insan geçen zemin kaplamalarında milim bile kayma olmadığı gibi, sanki demin silinmişçesine temiz ve parlaklar. Daha önce katedral gezdim, cami, tapınak da gezdim. Ama bu kadar renkli, süslü, gösterişli bir kilise görmedim. Tabii kilisenin yapılış amacının Hıristiyanlar'ı Tanrı'ya yaklaştırmak olmadığı çok açık. Daha çok yaptıran prensin kudretini, Tanrı'nın mukadderatını vurgulamaya yönelik bir yapı bu. Alt katında 1 Euro karşılığı gezilebilen bir müze odacık var. Burada da kilisenin hazineleri sergileniyor. Bize ortaokulda öğretilen “Kilise çok zengindi, halk perişandı” hikayelerinin gerçek olduğunun delilini bizzat görüyoruz, Piskopos tacındaki devasa ametistler, pırlanta kolyeler, kilolar ağırlığındaki gümüş taçlar...Mantıken dünya işinden elini eteğini çekip Tanrı'ya yakın olmayı seçmiş bir inananın, pırlantaya ne ihtiyacı olur...Fakat olmuş. Ve anlaşılan tanrıya yakınlık mevkileri ne kadar yüksek olursa, kıyafetleri ile mücevherleri de o kadar pahalı olmuş.
Duomo'dan çıkarak sağa dönüyoruz. Dünyanın en güzel çarşılarından biri, belki en güzel çarşısı burada. Vittorio Emmanuel II Galerisi adındaki bu 150.yıllık muhteşem kapalıçarşı, mimari olarak Çiçek Pasajı'na benziyor. Dört kanadı olan, yerleri pırıl pırıl mermer taşlarla, duvar resimleriyle bezeli bu çarşının güzelliğini tarif etmek zor. Tüm tavanı camdan yapılma galerinin içi günışığıyla, gece birbirinden şık dükkan ve cafelerin ışıklarıyla aydınlanıyor. Haftasonları turistler burayı mutlaka ziyaret ediyor. Yeni evlenen çiftler ise burada resim çektirmeye bayılıyor.
Galeriden çıktığınızda solunuzdaki sokakta biraz ileride büfe Luini'yi, sağınızda La Scala'yı göreceksiniz. Daha doğrusu La Scala'yı göremeyeceksiniz, çünkü dünyanın en şık opera binalarından biri olmasına rağmen , La Scala dış görünüşüyle son derece sıradan bir yapı. Bildiğim kadarıyla Cuma ve Cumartesi akşamları operalar, Pazar öğleden sonraları ise nisbeten bilet fiyatları daha ucuz olan gösterimler sergileniyor. Küçüklüğümden beri TRT'de izlediğim Pazar konserlerinin etkisinde kalan ben, La Scala'ya bilet alabilecek olduğumu duyunca nasıl sevindim! Fakat şans bu ya, tam gösterim saatine baktığımız sırada öğrendik ki, o gün La Scala çalışanları yetersiz çalışma koşullarını protesto etmek amacıyla grevdeymiş...
Leonardo da Vinci'nin "İsa'nın Son Yemeği" tablosu Milan'da bir manastırda sergileniyor. Ancak randevu ile girildiğini duydum, tabii aylar öncesinden rezerve edilmiş durumdaymış.
Luini Milano'nun en meşhur ve eski büfelerinden biri. “panzerotta” adı verilen kocaman puf böreğine benzeyen kendilerine özgü bir çörekleri var. Önünde en az 30 kişilik kuyruk...Yalnız beklemeye değer. Sadece 4-5 Euro'ya, tabii ayakta, oturmak ne mümkün, mozzarella ve domatesli panzerotta, pizza, değişik keklerden yiyebilirsiniz. Mutlaka uğrayın.
Bir başka yerel lokanta Gardinette. Yerel lezzetler ve çok uygun fiyatlarıyla, lezzet peşinde koşanların uğraması gereken adreslerden biri. Son derece sevimli, ortayaşlı işletmecileri var. Porsiyonlar doyurucu, servis de hızlı. Tüm et ve meze çeşitlerinin lezzetinin ötesinde, Mascarpone peyniri ile yapılan kremalı bir tatlıları var ki....Tarif edilemez. Gitmeden önce rezervasyon yaptırmayı unutmayın.
Tüm fiyatları ile insanı üzen Milano'da bize göre tek ucuz şey şarap! Düzgün bir restoranda düzgün bir şarabın şişesi 12-15 Euro arasında değişiyor. İyi bir şarap ise sadece 25 Euro. Diyeceksiniz ki “Ama bizde vergi çok yüksek”. İyi de İtalya'da market fiyatlarıyla restaurant fiyatları sadece üçte bir oranında farkediyor...Yani markette 30 Euro olan şarap, restaurantta 40 Euro. Bizde nasıl peki, markette 30 Lira, restaurantta en az 120!. Dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olan Milano'da 15 Euro'ya iyi bir şarap içebildiğinizi düşününce, İstanbul'da restoranlarda en dandik şarapların 80 TL olması insanı sinirlendiriyor. Bu yüzden kendi memleketimde dışarıda yemeğe çıktığım zamanlarda kesinlikle içki içmiyorum. Hem para verip hem de kötü şarap içmek istemiyorum.
Dükkanların ve restoranların çoğunluğu Pazar günleri kapalı.
Ah bir de İtalyan olmanın herhalde en iyi yönü, Calzedonia ve Intimissimi'yi ucuza satın alabilmek. Bu iki markanın da çok sayıda dükkanı var.
Milano'nun moda merkezi olmasının nedeni, İtalya'nın finans merkezi olması. Şehrin tüm bankaları ve finans şirketleri La Scala'nın da içinde olduğu şehir meydanında toplanmış. Dolayısıyla sanat ve tasarım adına bir cevher içermeyen şehir, modanın merkezi haline gelmiş. Moda merkezi olmuş da ne olmuş...Sokakta insanların defileden çıkmışçasına stil kıyafetler içinde dolaştığını hayal etmeyiniz. Her düzgün Avrupa şehrindeki gibi, hatta belki daha sıradan giyiniyorlar. Belki de kış olduğu içindi, hep koyu renkler, griler, siyahlar...Vitrinlerde de çoğu ucuz kumaşlardan mamul özelliksiz kıyafetler... Alışveriş merkezlerindeki çok lüks markalarda çarpıcı kıyafetler var ama bunların fiyatları el yakıyor. Ancak gece kulüplerinde nefis giyinmiş gencecik insanlara rastlayabiliyorsunuz. Onun dışında zaten sokakta genç insan da yok, yaş ortalaması 35 civarı olsa gerek.
Kale – İçinde müze de var. Yılbaşı ertesi olması nedeniyle gece ışıklandırması hala duruyordu. Masal kalesine benzemişti. Tren garı, finans merkezindeki eski postane binası nefis güzellikte binalar.
Elektrikli eski tip tramvay çok yaygın, sokaklarda araba gürültüsü ve egzost nisbeten az. Ayrıca metro da var. Taksi pahalı. Sokaktan çevrilmiyor, bir merkezi numara aranıp adres verilerek çağırılıyor. En geç beş dakika içinde istenilen adrese geliyorlar.
Sokakta köpeğini gezdiren çok insan var. Köpeğinizle alışveriş merkezine, hatta bazı cafelere girmeniz mümkün. Yalnız, ister minnacık, ister Dalmaçyalı kadar büyük olsun, tüm köpecikler son derece terbiyeli. Havlamıyorlar, milletin üzerine tırmaşmıyorlar. Alışveriş merkezinde sahipleri vitrin bakarken, onlar da oturup sessizce etrafı seyrediyorlar.
Torino (Turine)
Milan'dan hızlı trenle 1 saatte gidilebilir. Bilet fiyatı yaklaşık 32 Euro. Tren son derece rahat. İtalya içinde hızlı seyahat için hızlı tren çok iyi bir seçenek, fakat standart trenlerle kıyaslandığında özellikle uzun yolda pek de ucuz sayılmaz.
Torino, 5 yıl gibi kısa bir süreliğine de olsa, Roma'dan önce İtalya'nın başkent şehriymiş.
Torinolular, ülkenin eski başkentinde yaşıyor olmaktan gurur duyuyorlar.
2011 senesi İtalya'nın birleşmesinin 150. yılına denk geldiğinden, Mart ayındaki kutlamalar için aylar öncesinden hazırlıklar başlamış bile.
Tüm sokaklar geniş, tüm yollar düz, tüm meydanlar, meydan sözüne yakışan geniş, süslü alanlar. Sokaklar temiz. Kargacık burgacık, yokuşlu İstanbul.'dan sonra insana ferahlatıcı bir his veriyor Torino. Şehir merkezindeki geniş çarşı kompleksi, bizde Roma çarşısı denen mimaride, kaldırımların üstü kapalı koridorlar halinde inşa edilmiş. Bu sayede yağmur yağsa bile ıslanmadan neredeyse tüm şehri dolaşabiliyorsunuz.
Torino, Milano'dan daha sessiz-sakin, tıkış tıkış alışveriş merkezleri yerine minik yerel dükkanların, seyyar satıcıların bol olduğu, daha yaşanabilir bir şehir. Hayat burada daha renkli ve ucuz gibi görünüyor. Kütüphanenin bulunduğu meydanda Pazar günleri bir yiyecek-içecek pazarı bile kuruluyor.
Aynı meydanda yer alan, ünlü bir İtalyan şefin sahibi olduğu SFashion Cafe'ye mutlaka gidin. Önceden yer ayırmayı unutmayın. Fiyatlar çok çok uygun, pizzalar bol malzemeli, mozzarella di buffala taptaze. Hamurişleri yandaki odadaki açık fırında anında pişiriliyor. Servis jet gibi. İçerisi ful olmasına rağmen, ana yemekler bile 10 dk. içinde geliyor. Ve gerçekten herşey ayrı lezzetli. Limoncello istiyorsunuz, bizde minnacık shot bardağında gelir, burada küçük su bardağında geliyor. Tatlıların hepsini denemek, pizzaların hepsinden bir ısırık almak istiyorsunuz. Sırayı unutmuyorsunuz, önce tatlı, sonra kahve, sonra limoncello.
Aklınızda bulunsun: Sfashion Cafe'de öğle yemeği servisi 3'te bitiyor. Saat kaçta giderseniz gidin, üçte kalkmanız lazım. Sonra akşam yemeğinde tekrar açıyorlar.
San Carlo Meydanı, Kral ve Kraliçe'nin Sarayı, faşist diktatör Mussollini'nin Kral'ın sarayının tam karşısına nisbet olsun diye yaptırdığı uzun çirkin bina.
Eski Sinagog restore edilerek sinema müzesi olmuş. Asansörle kulenin tepesine çıkılabiliyor. Binanın sadece dış cephesi kalmış. Ocak ayında korku filmleri konseptiyle döşenmişti ve son derece eğlenceliydi. Sergi gezmeyi sevenler mutlaka görmeli.
Pastaneler ve restoranlar gözalıyor. Tavanları altın varakla kaplı, genelde elle boyanmış, pırıl pırıl cilalı antika mobilyalarla döşenmiş pastanelerde, tatlılar da inanılmaz lezzetli. Her pastanede gerçek çikolatadan çok az suyla karıştırılarak yapılan sıcak çikolataları içebilirsiniz. Bu çikolatayla bizdeki kafelerde içtiğiniz veya marketten satın aldıklarınız arasında hiçbir alaka yok. Bizdekilerde çikolata oranı herhalde yüzde 5'i geçmiyordur.
Po Nehri şehri besleyen hayati unsurlardan biri. Üzerindeki köprüde bir tarafında eski şehir, muhteşem genişlikte evlerle çevrili bir meydan, diğer tarafında yeni şehir ile Yunan tapınaklarına benzeyen merdivenlerle çıkılan bir kilise var.
Torino'da her yıl Mayıs ayında dünyanın en büyük kitap fuarlarından biri düzenleniyor. Fiat'ın kapatılan ilk fabrika binasında düzenlenen fuar büyüklüğü için “memleket kadar” diyebiliriz. Tüyap Kitap Fuarı bunun 10'da biri filan kalıyordur. Sadece çizgi roman için 10 tane stand, bunun dışında yerli-yabancı yayınevlerine ayrılmış binlerce stand var. Meraklıların görmesini tavsiye ederim. Ayrıca fuarın yanında bir alışveriş merkezi ile yeme-içme katı bulunuyor ki, saatlerce fuar gezdikten sonra ilaç gibi geliyor. Yalnız bu fuara araçla gitmek biraz karışık, İtalyanlar bile kayboluyor. GPS'li bir araç edinmeniz şart.
Torino şehri resmi web sayfası: http://www.turismotorino.org
|
|
 |