barcelona
sicilya
kopenhag
budapeşte
rodos
londra
halep-antakya-gaziantep
milano ve torino
roma
münih
paris
portekiz
Karanlıktan aydınlığa bir yolculuk: Halep, Antakya , Gaziantep Merak ettik, eskinin çarşılarıyla, rengarenk ucuz kumaşlarıyla ünlü Suriyesi nasıldır dedik. Hayalimizde Kapalıçarşı'dan belki biraz daha otantik ve ucuz, eskilerin Orient Express seferinde beklediklerine benzeyen bir Halep hayali vardı. Oysa karşılaştığımızın bununla alakası yoktu.



Halep, Suriye'nin Türkiye sınırına en yakın büyük şehri. Gaziantep'ten yaklaşık 150 TL civarında bir ücretle taksiler Halep'e götürüyor. Suriye'ye benzin bizdekinin üçte biri fiyatta olduğu için sınır taksiciliği oldukça yaygın ve bölge halkı için sınır ticareti hayati önemde bir gelir kapısı. Suriye'de sebze-meyve ve tahılın da bizim yarı fiyatımız olduğu söyleniyor. Türkiye vatandaşlarına Suriye vizesi gerekmiyor, sınırda bir damga vuruyorlar, 15 TL gibi de bir ücret ödeyip geçiyorsunuz. Fakaaaaat turist vatandaş Türk mahiyetinde değilse, vay haline! En iyisi geziden 3-4 gün önce Suriye Konsolosluğu'na faks çekip onlardan bir izin belgesi almak yoksa sınırdaki başvuru klübesinde saatlerce konsolosluktan faks gelmesini bekliyorsunuz. Kara sınırı Allah'ın unuttuğu bir yerde, mayınlı arazilerin arasında bir tampon bölge, değil yemek, çay ocağı, su alabileceğiniz bir büfe, afedersiniz tuvalet bile yok. Artık seçim size kalmış. İster önceden faks çekin, ister sınırda sefil olun ;

Neyse diyelim, sınırdan geçtiniz ve Halep'e ulaştınız...Mutlaka 5 yıldızlı, zincir bir otelde kalmalısınız. Çünkü şehrin genel kalabalık ve sefilliği gözönüne alındığında normal otellerin halini bile düşünemiyorum.

Halep'in kalesi var. Evet o kadar zaten, bir kalesi var, Hititler'in güneş tapınağı olarak inşa ettikleri, üstüne Selçuklu, Memluk ve binbir medeniyetin yerleşip surlarla, geniş bir hendekle koruduğu güzel bir kale. Burası bir tepenin üzerinde, şehri kuşbakışı bakan, içinde hamamı vs olan, bazı duvarları ve devasa kapısındaki taş işçiliğiyle görülmeye değer bir yer . Kalenin etrafında Ortaköy'deki kafelere benzer kafeler var, fakat temizlik konusunda titizseniz, bu civarda yemenizi tavsiye etmiyoruz. Halep'te en iyi restoranlar hariç, yiyecek mekanlarının tuvaletleri girilebilecek gibi değil.

Kale dışında görülmeye değer bir diğer yer Hıristiyan (!) Mahallesi. Aslında basbayağı Ermeni mahallesi ama nedense Türk blog yazarları "Hıristiyan" olarak anmakta hemfikir olmuşlar. Güzel bir kilise, eski taş evler ve kapalı geçitler bulunan eski bir yerleşim. Ayrıca şehrin en iyi restoranlarından biri Dar Zamaria da burada. Bahçesi duvarlarla çevrili antik bir Halep evinde bulunan Zamaria'nin yemekleri ile servisi de çok özenli. Mutlaka tavsiye ederiz.
Halep'te bir de meşhur Omayyad Camii var. İçeri girip öyle bakamıyorsunuz. Destuuuuuuurrr. Kadınların çarşaf giymesi lazım. E üstümde kot var, elim ayağım kapalı, boynum bile görünmüyor. Olmaaaaaaaaaaaaz. Ne, çarşaf giyeceksin. Ama beyaz. Çiçekli. Sanki çiçekli olunca çarşaf olmuyor. Hadi diyelim çok merak ettiniz de girdiniz, ne var içeride derseniz: Bir kocaman mermer avlu, evet güzel bir avlu. Başka? Yok o kadar. Caminin içinde boş taş duvarlar, çini yok, boyama-süsleme yok, varak yok. Yerdeki halılar bile 10 senelik. Halep'te herşey olduğu gibi bu meşhur cami de uyduruk.

Sokakta seyyar satıcılarda satılan taze Hindistan cevizinden yiyebilirsiniz. Hem lezzetli hem doyurucu. Yalnız bir tanesini 2 kişilik porsiyon gibi düşünün, fazla alıp güzelim meyveyi ziyan etmeyin. Çarşı içinde minnacık büfelerde satılan karışık meyva sularını da deneyin, gerçekten çok lezzetli ve ucuz.

Gelelim bendenizi Halep'e bir daha gitmemeye yemin ettiren şeylere:

Bütün kadınlar kara çarşaflı. Hatta çarşafın üzerine gözleri peçeli. Yüzleri değil, gözleri! Halep yobaz bir yer. İki gün sokaklarda tayır tayır gezmemize rağmen sadece bir tane başı açık kadın gördük, Erkekler entarili ve çember sakallı.

Halep'te trafik berbat. Kimse ışıklara riayet etmiyor. Sürekli slalom yapıyor ve korna çalıyorlar.

Halep pis. Basbayağı tozlu, gri ve pis. Kimse kusura bakmasın. Sağda solda şehrin zengin zamanlarından kalma Osmanlı ve yabancı mimaride nefis taş konaklar var, onların hali bir ayrı garip. Binalar virane olmuş, kapıları sökülmüş, çerçeveleri sökülmüş, bazı yerlerine beton duvar örülmüş. Ama bir değil, iki değil. Halep'te buna benzer binlerce bina var. Üstelik bunların çoğu gecekondu olarak kullanılıyor ve hiçbir şekilde restore de edilmemişler. Neden bu kadar perişan, boş bina olduğunu anlayamadık.

Halep'in eskinin Harun El Reşid zamanının zengin Doğu şehriyle alakası bile yok. Çarşılarda satılan tüm mallar Kapalıçarşı'da, hatta semt pazarlarında, üstelik daha ucuza var. Halep'te hiçbir otantik, kendine özgü mal yok. Dükkanlar çok kazık ve bir malı rayicine almak için etiket fiyatının en az üçte biri fiyata almanız lazım. Tüm dükkan sahipleri "Syria -Turkey friend, you are my friend, my price is friend's price, others no good price" gibi Tarzan İngilizcesi'yle sizi kafakola almaya çalışıyorlar, aldırmayın. 30 TL diyorlarsa, 10 deyin, olmaz derse, aynen çekip gidin. Tam kalenin karşısındaki el sanatları çarşısında ucuz sanarak sedef işlemeli bir kutu aldım, kutunun aynısını üçte iki fiyatına İstanbul'da gördüm. Ayrıca ipek diye yutturmaya çalıştıkları ve 20 lira fiyat koydukları pamuklu tülbentleri saymıyorum. .

Kimse İngilizce bilmiyor, taksi şoförleri de dahil.

Biz şehrin bu halini görmeden önce, Halep'in ardından Şam'a gitmeyi planlamıştık. Şam Halep'ten 350 km uzakta, uçak veya trenle gitmek mümkün. Tabii karayolu da var. Halep'te Osmanlı zamanından kalma bir minicik tren istasyonu var, onu da blog yazarlarımız öve öve bitirememişler nedense. Eskiden güzel olan, içinde plastik yeşil hortumlu dandikten bir fıskiye bulunan iki odadan ibaret. Vazgeçtik, memleketimize Antakya'ya dönelim dedik.

Şehir meydanından bir taksi ayarlayıp fiyatta anlaştık. Adam bizi otelimizden aldı, yarım saat sonra otoyolun yanında bir otobüs garında durup "İnin" dedi. Haydaaaaa, buyur buradan yak. Adamın neden inin dediği belli değil, inersek ne yapacağız, bizi kim alacak belli değil, adam tek kelime İngilizce bilmiyor. "İnmeyiz" dedik. Bizi elbet başka bir taksi alacak diye düşündük. Allahtan 20 dk. sonra efendiden Türk bir taksi şoförü gelip bizi aldı. Efendim, Suriyeli taksiciler şehir meydanında tur atarmış böyle. Eğer Türkiye'ye geçmek isteyen olursa Türk taksi şoförünü arar, müşteriyi ona paslar, aradan da komisyon alırlarmış.

Neyse, Türk şoförle sohbet ede ede yolumuza devam ettik. Geldik Antakya sınırındaki tampon bölgeye. Suriye polisi aracı durdurdu. İşaret etti, camı aç diye, açtık. -Passport? Al. -Where are you from? -Turkey. -Do you speak Arabic? Ha, neyse, -no. -What is your occupation ? Ne yapacaksa mesleğimi...At kafadan. Geç. 10 metre sonra bir kontrol daha. -Passport. Buyur. -Do you speak Arabic? Offfff. Sonra bir tane daha...Neyse tampon bölgede biraz ilerledik. Geliyoruz Türkiye sınırına. Dur. -Pasaport. Buyrun. -Hoşgeldiniz. "Ay Allah'a şükür memleketime kavuştum, şimdi 45 dk.da Antakya, sonra patlayana kadar kebap yiyeceğiz" derkeeeeeeeeeeeeen, "Hop dur" Yine ne var? "Araç X-raye düştü" E ne yapacağız, hangar büyüklüğünde bir X-ray makinesi var, biz ineceğiz, araç ondan geçip kontrol edilecek. Yarım saat sürermiş, eğer önümüzde üç tır olmasaydı! İndik araçtan, 1,5 saat şoförle, gümrük görevlileriyle sohbet ederek bekledik. Araç kontrolden geçti, tekrar yola koyulduk.

Antakya'da otelimiz Büyük Antakya Oteli, yeni, şehir merkezinde, odalar temiz, servis personeli son derece nazik ve kahvaltısı harika! Antakya'ya gittiğinizde bu otelde kalmanızı şiddetle tavsiye ederim, açık büfe kahvaltısına bayılacaksınız.


Antalya'da yemekler çok lezzetli, çok ucuz ve insanları son derece güleryüzlü. İpekçiliğiyle, defnesiyle, katmeriyle ve dünyanın en büyüklerinden biri olan Mozaik Müzesi'yle ünlü. Ayrıca Roma devrinde nehrin su yatağını düzenlemek için inşa edilen Titus Tüneli de burada bulunuyor. Günübirlik turlar sizi Titus Tüneli'ne mutlaka götürecektir, onun dışında şehir dışından vasıtasız geldiyseniz yapılacak tek şey bir taksi ayarlamak. Otelinizden bu konuda yardım isteyebilirsiniz. Tabii taksinin Suriye fiyatından olmadığını unutmayın ;)



Ne yazık ki Antakya'ya sadece bir gün kalabiliyoruz, çünkü vaktimiz kısıtlı ve dönüş uçağı Gaziantep'ten kalkacak. Otobüs garından bir otobüse biniyoruz ve yaklaşık 4 saatte Gaziantep'e ulaşıyoruz. Yalnız otobüsler çok sıkışık, balık istifi gibi kalabalık. Konforunuza düşkünseniz iyi bir seçim değil. Bayramın ilk günü Gaziantep'e geldik. Kurt gibi açız, günlerdir tüm Türkiye'nin tanıdığı Hasan Usta'da kebap yemenin hayallerini kuruyorduk. Hasan Usta'nın köhne bir mahallede minnacık bir dükkanı varmış. Otuz yıldan uzun süredir Hasan Usta, her sabah sekizde dükkanını açar, öğleden sonra ikide mutfaktaki yemekler bitince dükkanı kapatırmış. Biz gittiğimizde Hasan Usta çoktan dükkanı kapamış, bayramlaşmaya çıkmıştı. Ve Gaziantep'teki tüm dükkanlar kapalıydı, akşam altıda açık büfe bile yoktu, sadece çiçekçi açıktı. Yarım saat arayıp bir açık tostçu bulduk, kebap yerine yedik. Zaten bayramda Müslüman ülkeye, Christmas'ta Avrupa'ya gidenin aklına şaşayım.

 



Ocak 2011